Abdurrahman bin Avf hazretleri, 571 yılında Mekke’de doğdu. Genç yaşta ticaretle uğraşmaya başladı. Cahiliye devrindeki kötü alışkanlıkların mevcudiyetine rağmen güzel ahlakıyla etrafındakilerin sevgisini kazandı. Hazreti Ebubekir (radıyallahü anh) ile samîmî bir dostluk kurdu. İşte bu büyük dostun vasıtasıyla İslâmiyet’le müşerref oldu. Habeşistan’a giden Müslümanlarla birlikte hicret etti. Oradan da Medine’ye gitti... 
Çok zengin oldu...
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Ensar ile Muhacir’i kardeş ilan ederken, O’na da kardeş olarak Medine’nin zenginlerinden olan Sa’d ibn Rebi (radıyallahü anh) düştü. Hz. Abdurrahman, Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bereket duâsına mazhar oldu. Bu mübarek duadan sonra çok büyük bir servet sahibi oldu. O oranda da cömert davrandı. Bir seferinde yedi yüz deveyi yükleriyle birlikte fisebilillah tasadduk etti. Kendi ifadeleriyle, “Elime taş alsam, altın ve gümüş olduğunu gördüm” diyecek derecede büyük nimetlere mazhar oldu... 

Mütevazı bir zat idi...
Abdurrahman hazretleri, malını ve mülkünü Allah yolunda sarf etmekte, cömert, ibadet ve taatine bağlı, takva ve hassasiyet sahibi, savaşta kahraman ve yiğit olanlar arasında da ileri gelenlerdendi. Buna rağmen, tevazu sahibi bir kişiliğe sahipti. Kendisinden daha fedakâr olanları yad ederken; “Benden daha hayırlı olan Mus’ab bin Umeyr şehit olduğunda kefen olarak bir hırkaya sarıldı. Başı örtülünce ayakları, ayakları örtülünce başı açıkta kalıyordu. Benden hayırlı olan Hamza da şehit olduğunda böyle olmuştu. Daha sonra servetimiz alabildiğine çoğaldı. İyiliklerimizin karşılığını bu dünyada almaktan ve ahirete bir şey kalmamasından korkarım” dedikten sonra gözyaşlarını tutamadı ve yemeğini de yiyemedi...

Bedir eshabı için...
Vefatından önce: 
“Zamanımızda sayıları yüz civarında olan Bedir eshabı için, servetimden, kişi başına dört yüz dinar verilsin” diye vasiyet etti. Bundan sonra ruhunu teslim etti.